Genel

Doktor kaleminden : Dostum Neşter !

Yirmi yıldan uzun süredir neşterim arkadaşım oldu. Ben işimi yaparken, sessizce parmaklarımın arasında oynardı.


Her günün sonunda ona fısıldarım:
Çok iyi iş çıkardın, birlikte çok hayat kurtardık.
Fakat şimdi her şey değişti.
Geçende neşterim eskiden kullandığım gibi değildi.
Parmaklarım onu idare edemiyor artık,
Sanki ruhumun bir parçası içine kaçmıştı..
Artık şahit olduğu yaralara tahammül edemez oldu.
Uzuvları kopmuş, gözünü kaybetmiş,
yüzünü kaybetmiş çocuklar..
Vatanın toprağına bulanmış kefenlerine sarılı kadınlar ve aileleri, en çok da evlatlarının kanlarına bulanmışlar.
O aç ve solmuş yüzlerin üzerine barut kokusu ve iğrenç isi sinmiş…
Çocukların çığlıkları, kadınların feryatları, erkeklerin cefası, doktorların acizliği neşterime de dokundu, onu ıstıraba boğdu, artık şahit olduklarından sonra çalışmayı bıraktı.
Ama bu çığlıklar dünyanın kalbine ulaşıp onu uyandırmadı.
Bugün bize getirilen bedenlerin hepsi günlerdir bir lokma tadamamış zayıf, bir deri bir kemik kalmış bedenler. Evlatlarıyla birlikte taş ile insan arasında ayırım yapmayan varil bombalarının enkazları altında gömülü kalmışlar.

Bugün enkaz altından bana bir anne getirdiler. Yedi aylık hamile, yanında da iki küçük çocuğu.
Size bu çocukların gözlerinde tüm dünyanın ıstırabı birikmiş desem, yeterince tarif etmiş olamam.
İlk çocuğun sağ ayağı yok ve kolu kırık. Diğer çocuk bir gözünü kaybetmiş ve göğsüne bir şarapnel saplanmış. Anneleri ise ölümle cebelleşiyor. Şarapnel o incecik bedeninin tümünü parçalamış, son nefesine şahit olmamız için elimize gelmiş.
Yaşamak için mücadele edişini görüyorum. Gözleri yanındaki bu hale gelmiş yavrularına odaklanmış. Babaları onları terk edeli aylar olmuş.
Bu aileyi tek bir çarşaf içinde getirdiler bana. Sedyelerimiz yok artık, onları yatak olarak kullanıyoruz. Çünkü yatakların hepsi dolu.
Yalvarıyorum size benim gördüklerimi gözünüzde bir canlandırın. Sadece bir anlığına bu sahneyi canlandırın ve paramparça olmuş bu dört canı bir kerede taşıyan bu çarşafı: anneyi, karnındaki bebeği ve yanındaki iki çocuğunu.
Meslektaşlarımdan biri kulağıma fısıldadı:
Belki bebeğini kurtarabiliriz.
İlk defa, yere oturdum, başım öne eğildi ve düşündüm…
“Onu kurtaralım mı yoksa annesiyle birlikte mutlu bir şekilde, bu dünyanın çirkinliğini görmeden gitmesine izin mi verelim…
Bırakayım da annesiyle gitsin…
Hayır…! hayır…!
Benim vazifem onu kurtarmaktı..!
Etrafıma bir baktım,
O annenin parçalanmış yavruları
Bedenini terk eden ruhu,
Uçakların ve patlayan varil bombalarının sesi,
Çocukların yürek yakan ağlamaları
Ve kulağıma fısıldayan arkadaşım:
Neyi bekliyorsun, hadi ama…
Çıkarmamız gereken bir hayat var…
Bir neşterime baktım, bir arkadaşıma
Hangi hayata çıkaracaksın onu?
Varil bombalarının, ateşlerin ve hüsranın hayatına mı?
Onu kim emzirecek?
Bezini kim değiştirecek?
Kim sallayacak?
Ağlamasını kim duyacak?
Evet; onu terk etmeyen bir Allah’ı var, ama ben ve neşterim artık düşünmekten bile aciz bir duruma düştük…
Arkadaşımın sesi bu düşlerimden uyandırdı beni…
“Annenin Kalbi durdu”
Anne ölse bile çocuğu çıkartacağım…
Ve hayatımda ilk defa… yapamadım… neşterim beni durdurdu. Onu masaya bıraktım ve sessizce çıktım gittim.
Arkadaşım gözyaşları içinde bana şaşkınlıkla bakarak işini tamamladı…
Tüm bunlar sadece birkaç dakika içinde oldu ama yıllar sürecek bir yara bıraktı… mağlubiyet ve acizliğin açtığı bir yara…

Okuduğum Moğol katliamlarında, engizisyon hikâyelerinde veya firavun kıssalarında okuduklarımı bile tasavvur edemiyorum.
Dünya, dünyanın liderleri ve kralları…
Sizin bu katliamlara sessiz kalışınız yüzbinlerce masum sivile mâl oluyor. Yaptıkları tek şey ise “Şam’da El-Guta” isimli bir beldede olmaları…

Ve bilin ki şehit annesinin karnından çıkan bu bebek sizin sorumluluğunuzda!
Doyurun onu,
Sıcak tutun,
Ona düzgün bir hayat yaşama hakkı verin
Ölüm varillerini durdurun
Gelin Guta’nın çocuklarını görün,
Yüzlerine dokunun, aç karınlarından çıkan sesleri duyun
Onlar da insan değil mi?

Abdurrahman Bilici

Yorum Ekle

Yorum yazmak için tıklayın

Arşivler

Alexa